29 Nisan 2006 Cumartesi

Ernesto Che Guavera

Che’nin Fidel’e veda mektubu

Fidel,
Dünyanın başka ülkeleri benim mütevazi çabalarımın yardımını istiyor. Ben senin Küba’ya olan sorumluluğunun sana imkan vermediği şeyi yapabilirim. Ayrılmamızın zamanı geldi.


Bunu acı ve sevincin karışımıyla yaptığım bilinsin; burada benim kurucu umutlarımın en safını ve sevdiklerim arasında en sevgili olanı bırakıyorum ve beni evladı gibi kabul eden bir halkı bırakıyorum.

Bu, benim ruhumdan bir parça koparmaktır. Yeni savaş alanlarında bana vermiş olduğun inancı, halkımın devrimci ruhunu, görevlerin en kutsalı olan nerde olursa olsun emperyalizme karşı mücadele etme görevini yerine getirme duygusunu taşıyacağım.

Başka gökler altında son saatim geldiğinde benim son düşüncem bu halk ve özellikle sen olacaksın.

Öğrettiklerin için ve eylemlerimin en son sonuçlarına dek sadık olmaya çalışacağım, örneğin için sana teşekkür ettiğimi, Devrimimizin dış politikası ile her zaman özdeşleştiğimi ve buna devam edeceğimi, sonumun geldiği herhangi bir yerde Kübalı devrimci olmanın sorumluluğunu duyacağımı ve öyle davranacağımı, çocuklarıma ve karıma maddi hiçbir şey bırakmadığımı ve bundan üzüntü duymadığımı, aksine sevindiğimi, onlar için hiçbir şey istemediğimi çünkü devletin onlara yaşama ve eğitim görmeleri için gereken her şeyi vereceğini biliyorum.

Her zaman zafere kadar!
Ya vatan ya ölüm!

Che’nin çocuklarına veda mektubu

Sevgili Hildacık, Aleidacık, Camilo, Celia ve Ernesto


Eğer bu mektubu okumanız gerekirse bu, sizlerin arasında olmadığımdan olacaktır. Beni zar zor hatırlayacaksınız, en küçükleriniz ise hiç hatırlamayacaktır. Babanız düşündüğü gibi hareket eden bir adamdı ve kesinlikle inançlarına bağlıydı.


İyi bir devrimci olarak yetişin. Doğaya egemen olmayı olanak kılan tekniğe egemen olmak için çok çalışın. Devrimin önemli olduğunu ve bizlerin yalnız başımıza hiçbir değerimizin olmadığı hatırda tutun.

Herşeyden önce de dünyanın herhangi bir yerinde hehangi bir kişiye karşı yapılan herhangi bir haksızlığı daima yüreğinizin en derin yerinde hissedebilin. Bu, bir devrimcinin en güzel niteliğidir.

Sizi ufaklıklar, hep görmeyi umuyor ve kocaman kucaklıyorum.

Babanız

26 Nisan 2006 Çarşamba

Patrice Lumumba


Öldürülmeden Önce Karısına Yazdığı Son Mektup

"Sevgilim, Bu mektubu yazarken sana ulaşıp ulaşmayacağını ya da ulaştığında hâlâ hayatta olup olmayacağımı bilemiyorum.

Ülkemin bağımsızlığı için yürüttüğüm mücadele boyunca, ben ve arkadaşlarımın uğrunda hayatlarımızı verdiğimiz kutsal dâvânın zafere ulaşacağına hiç kuşku duymadım.

Ama bizim ülkemiz için istediklerimiz; onurlu bir yaşam, parlak bir saygınlık, kısıtlanmamış bir özgürlük gibi vazgeçilmez değerler, o güvendiğimiz ve yardım istediğimiz BM'deki önemli görevliler tarafından asla istenmedi. Çünkü farkında olsun ya da olmasınlar, doğrudan ya da dolaylı olarak Belçika ve batılı dostlarının sömürgeciliğini destekliyorlardı.

Yalnız değiliz...
Afrika'da, Asya'da ve bütün dünyadaki özgür insanlar, bu topraklarda bir tek sömürgeci ve paralı asker kalmayana kadar savaşacak olan milyonlarca Kongolunun hep arkasındalar...

Ayrıldığım ve bir daha asla göremeyeceğim çocuklarıma anlatılmasını istiyorum ki; Kongo'nun mükemmel bir geleceği olacak. Bağımsızlık ve egemenliğimizi tekrar kazanmak görevi kendilerinin ve bütün Kongolularındır.

Saygınlık olmayan yerde özgürlük yoktur.
Adalet olmayan yerde saygınlık yoktur.
Bağımsızlık olmayan yerde ise tek bir özgür kişi yoktur.

Hiçbir barbarlık, hiçbir acı ve hiçbir işkence, beni merhamet dilemeye zorlamadı.
Başım dik olarak, sarsılmamış bir inanç ve ülkemin kaderine dair derin bir güvenle ölmeyi, kutsal ilkelerimizin küçümsenmesini izleyerek yaşamaya tercih ederim.

Tarih bir gün sözünü söyleyecek.
Brüksel, Paris, Washington ya da Birleşmiş Milletler'in öğrettiği tarih değil; bizim sömürgecilik ve kukla hükümdarlarından kurtulmuş, özgürleşmiş ülkelerimizde öğretilecek tarih...

Afrika kendi tarihini yazacak, sahranın kuzeyinde ve güneyinde, bu zafer ve saygınlığın tarihi olacak.

Ağlama sevgilim;
Biliyorum ki benim çok acı çekmiş ülkem kendi bağımsızlık ve özgürlüğünü savunacak.

Yaşasın Kongo!

Yaşasın Afrika!"

7 Mart 2006 Salı

Bilge Kral





Aliya İzzetbegoviç ailesini ve yaşam öyküsünü şöyle anlatıyor: 'Ailem, 1868'e kadar Belgrat'ta yaşadı. O yıllarda Sırpların taşkınlıkları ve gelişen bazı üzücü olaylardan sonra Müslüman aileler yavaş yavaş Belgrat’ı terk etmeye başlamıştı. Dedemin büyük dedesi Belgrat’ta Osmanlı Ordusu'nda subay imiş.. Tayini üzerine, Belgrat’tan Bosna-Hersek'in Şamac kentine taşınmış ve ailemiz Şamac'da toprak satın alarak yerleşmiş ve Şamac'ın adı da artık, Aziziye olmuştu. Çünkü zamanın Osmanlı Sultanı Abdülaziz Belgrat’ta Sırpların taşkınlıklarından rahatsız olan Müslüman ailelerin Şamac (Aziziye) bölgesine yerleşerek yeni bir kasaba oluşturmaları emrini emretmişti. Böylece Müslümanlardan oluşan yeni bir kasaba oluştuğu gibi, Müslümanlar da korunmaya alınmış oldu. O zamanlar Belgrat’ta Müslümanlar rahat değilmiş ve Sırplar sürekli onlara saldırıyor ve faili meçhul cinayetler çoğalıyormuş. Sultan Abdülaziz’in bu girişimiyle Müslümanların can ve mal güvenliği sağlanmış. Bu kasaba büyümüş ve Yukarı Aziziye ve Aşağı Aziziye diye iki bölüm halinde anılmış...

VALİ DEDEM SIRPLARI KURTARDI

Benim dedemin adı da Aliya idi. Adını bana vermişler. Rahmetli dedem, 1. Dünya Savaşı'nda Aziziye'nin Valisi idi. Bu vesileyle ilgi çekici bir tarihî anekdot aktarayım. Haziran 1914'te Saraybosna ziyareti sırasında, Avusturya-Macaristan Arşidükü Ferdinand'a suikast düzenlenmesi ve öldürülmesi ardından Avusturya, Bosna-Hersek Başkomutanı emriyle tüm ülkede Sırpların evinde arama yapılma ve şüphelilerin gözaltına alınmasını emretmişti. Bu emirle Aziziye'ye de gelmişlerdi. Aziziye'de 40 Sırp tutuklanmış, götürülüyorlardı. Dedem vali olarak müdahale etti ve askerlere "Bu Sırplar suçsuz. Bunları götürmeyin. Onları tutuklarsanız, beni de tutuklayın" demişti. Aziziye'deki Avusturya askerlerinin başındaki komutan dedemin bu ifadesi üzerine 40 Sırp'ı serbest bırakmıştı.

ÖLÜMÜN EŞİĞİNDEN DÖNDÜM

Aziziye, daha sonraki yıllarda Hırvat milliyetçileri (Ustaşa'lar) tarafından işgal edilmiş ve Müslümanlar buradan zorla göç etmişlerdi. Ailem de 1927'de Saraybosna'ya yerleşmişti. O yıllarda Saraybosna'da okuyordum. 1944 yılı Haziran ayı idi. 'Ustaşa'lar, beni hayalî Büyük Hırvatistan Ordusu'na almak istiyorlardı. Onlardan kurtulmak için Müslümanların yoğunlukta olduğu Gradaçac kasabasına kaçmaya karar verdim. Gradaçac'a varmadan, Sırp milliyetçileri (Çetnikler) tarafından yakalandım. Beni ormanlık bölgedeki karargâhlarına götürdüler. Bir sürü işkenceden sonra boğazımı keserek öldürmeye karar verdiler. O sırada karargâha dışarıdan bir grup geldi. Alaylı bir şekilde beni sorguladılar. Hırvatların Aziziye'yi işgali üzerine Saraybosna'ya taşındık. Hırvatlar beni zorla ordularına almak istedikleri için Gradaçac'a kaçmaya karar verdiğimi söyledim. Çetnikler'in komutanı Albay Keseroviç yüksek bir sesle "Bunu öldürmeyin!" dedi. Gerekçesi ilginçti: "Bunun dedesi Aziziye Valisi iken, Avusturya askerleri tarafından suçsuz yere tutuklanan Sırpları kurtarmıştı. Bunlardan biri de benim. Albayın bu gerçeği dile getirmiş olmasına rağmen gözü dönmüş caniler beni öldürmekte kararlıydı. Ancak Albay ısrar edince beni bıraktılar.

GENÇLİĞİNİZ NERELERDE VE NASIL GEÇTİ?

Ailem 1927'de Saraybosna'ya geldiğinde ben 2 yaşımdaydım. Aziziye'deki günlerimi hatırlayamıyorum. Ancak daha sonraki yıllarda yazları amcalarımın yanına giderdim. Orada hâlâ birçok akrabamız var. Eski Yugoslavya döneminde Saraybosna'da orta öğrenimimi tamamladım. Almanya'nın yardımıyla 1941'de kurulan Bağımsız Hırvat Devleti'nin işgali altında bulunan Saraybosna'da 1943'te liseyi bitirdim. Hırvatlar beni askere almak isteyince Saraybosna'dan kaçtım ve Gradaçac'a gittim. Çünkü o tarihte Bosna Hersek'in büyük bir kısmı Faşist Ante Paveliçin Almanlardan aldığı yardımla kurduğu 'NDH' Bağımsız Hırvat Devleti'nin işgali altındaydı. Kuzeydoğu Bosna'nın bir kısmını Müslüman milisler, diğer bir kısmını Sırp Çetnikler kontrol altında tutuyordu. O zaman Sırpların en büyük düşmanı Hırvatlar olduğu için Sırplar Müslümanlarla iyi geçiniyorlardı. Sırplar, 'Müslümanları zorlarsak Hırvat ordusuna katılırlar' diye korkuyorlardı. II. Dünya Savaşı'nda Kuzey Bosna'da yanı sıra Breçko, Aziziye (Şamac) ve Modrica bölgelerinde Sırplar tarafından Müslümanlara yönelik bir katliam duymadım.

SARAYBOSNA'YA NE ZAMAN DÖNDÜNÜZ?

1943'ten 1944'e kadar Gradaçac'ta gizlendim. Arasıra Saraybosna'ya gizlice gider gelirdim. 1945'te Partizanlar (Tito'nun ordusu) Saraybosna'ya hâkim olunca ben de Saraybosna'ya döndüm. 6 Nisan 1945'te Partizanlar evime geldi. Tifo hastalığına yakalanmıştım, ayağa kalkacak halim yoktu. Beni askere almak için gelmişlerdi fakat yatalak olduğumu görünce "İyileşince askerlik için teslim ol" dediler. Gitmeyince bir hafta sonra tekrara geldiler ve beni askere aldılar. Zor bir askerlik yaptım. Askerliğimin sonuna doğru, 1 Mart 1946'da bir asker olarak tutuklandım. İddianame'de 'Mladi Muslimani' (Genç Müslümanlar Teşkilatı) üyesi olmak, Tito'nun fikirlerini eleştirmek ve onun fikirlerini devletleştirmek isteyen savaşçı önderler kabul edilen Partizanlara karşı muhalefet oluşturmak ve Sovyet karşıtı gizli propaganda yapmak gibi iddialar yer almıştı.

DOĞRU MUYDU BU İDDİALAR?

İddialar doğruydu. Beni çok iyi tespit etmişlerdi. Hitler ile işbirliği yapan Hırvat Ustaşa'ları ile Sırp milliyetçiliğini temel esas alan Draja Mihailoviç önderliğindeki Çetnikler’e karşı elde edilen zaferden sonra devletini kuran Josef Broz Tito Yugoslavya toprakları içindeki Müslüman nüfusun varlığından korkuyordu.

Müslümanları yeni rejim içinde eritmeyi hedefleyen Tito, bu görüşe engel olan tüm teşkilatları yasaklamış ve üyelerinin mahkûm edilmesini emretmişti. İşte ben de bu plan çerçevesinde tutuklanıp yargılandım. Başlatılan bu kampanya sonucu cezaevleri Müslümanlarla doldu. Mladi Muslimani (Genç Müslümanlar Teşkilatı) öncüsü çok sayıda kişi ağır cezalara çarptırıldı.

(MLADİ MUSLİMANİ) GENÇ MÜSLÜMANLAR TEŞKİLATI'NIN KURULUŞU VE AMAÇLARI HAKKINDA BİLGİ VERİR MİSİNİZ?

Mladi Muslimani II. Dünya savaşından önce kuruldu. Sadece Yugoslavya'da değil Avrupa kıtasına yayılmış ve çeşitli Avrupa ülkelerinde yaşamaya mecbur kalmış Boşnak, Arnavut ve çeşitli ırklara mensup Balkan Müslümanlarının katılımıyla kurulmuş ise de, teşkilatın öncüleri Boşnak Müslümanları idi. Kısa zamanda tüm Avrupa'da örgütlenmeyi başarmıştı. O zamanlar 16 yaşımdaydım. 1939'da teşkilata karşı başlatılan saldırı, yargı ve yasaklamalar ile teşkilatın lideri olan Mehmed Spaho'nun öldürülmesi ile teşkilat büyük darbe aldı ve başsız kaldı. Bosna Hersek toprakları çoktan paylaşılmıştı. Müslümanlara karşı bir yok etme hareketi başlatılmıştı. Müslümanların malları ellerinden alınmış ve evleri ateşe verilmişti. Bir yanda, Hırvat Ustaşalarının, diğer yandan Sırp Çetnikler’inin saldırıları karşısında Müslüman Boşnak halkı, her şeylerini bırakıp belli bölgelere çekilmişti. Müslüman Boşnak halkının varlığını korumak amacıyla 'Mladi Muslimani' kuruldu. Mladi Muslimani, Genç Müslümanlar Teşkilatı’nın kurulmasının tarihi sebepleri vardı. Milletçe yaralıydık ve Osmanlı'nın bölgeden çekildiği günden beri hep horlanmaktaydık. Topraklarımız gasp edildi. Bu olaylar karşısında yaralarımızı sarmamız lazımdı. Halkımıza geleceğe ümitle bakabilen canından, malından ve namusundan emin olabilecek bir ortamın sağlanması gerekmekteydi. Bunun için mutlaka teşkilatlanmamız gerekmekteydi ve ağabeylerimiz bunu yapmıştı.

SİZ KAÇ YILINDA TEŞKİLATA KATILDINIZ?

Lise ikinci sınıftayken 1940'da teşkilata üye oldum. Belgrat Üniversitesi'ne devam eden ve teşkilatın önde gelenlerinden Tarık Muftiç, Esad Karadozoviç, Nusret Başagiç ve Emin Granov'la tanıştım. Üyelerin büyük bir kısmı Saraybosna Lisesi öğrencileriydi. Beraber olduğum Eşref Çampara ve (daha sonra şehit olan) Muammer Sadoviç ile faaliyetleri tartışıyor ve fikirlerimi geliştiriyordum.

TEŞKİLAT NASIL ÇALIŞIYORDU?

Teşkilatta yaptığımız görev dağılımında Liseliler ve Üniversiteliler diye iki ayrı gruba ayrıldık. Aralık 1940'da yaptığımız bir toplantıda ilk defa bir araya geldik. Ocak ve Şubat aylarındaki toplantılarda Boşnak halkının içinde bulunduğu sıkıntılar ve çıkış yolları tartışıldı. İslam'ı daha iyi anlamak için İslam dini dersleri başlatmıştık. Avrupalıların İslam'a bakışı ve Haçlı Seferleri'nin sebepleri ve Müslümanlara karşı başlatılan yok etme kampanyalarının sebepleri, en çok tartışılan konularımızdı. O tarihte İslam ve Müslümanlar aleyhinde büyük bir karalama kampanyası başlatılmıştı. Müslümanım demek suç olmuştu. Aleyhimizdeki bu yoğun kampanyaya karşı kendi başımıza İslam'ı öğrenmek ve İslam'ın hoşgörüsünü tanıtabilmek için yazılar yazmaya çalışıyorduk.

"O sıralarda, Ali Mutevelliç tarafından kaleme alınan ve büyük bir hayranlık duyduğum 'İslam Işığında' adlı eseri okudum. Bu, çok kıymetli bir eserdi ve benim üzerimde büyük etkisi olmuştu. Ayrıca Osman Nuri Haciç'in yazdığı 'Hz. Muhammed ve Kur'an da bana yön veren eserlerdendir. Yaklaşık 300 sahife olan bu kıymetli eser, idealist bir üslupla yazılmıştır. Bu ve benzeri kıymetli eserler o zamanlar Mostar şehrindeki faaliyet gösteren 'Kalaycı' Kütüphanesi tarafından bastırılmıştı. Bu çok büyük bir hizmet olmuştu ve teşkilatımız üyeleri bu eserlerden büyük ölçüde istifade etmişlerdi. Bu eserler teşkilatımızda okunuyor ve tartışılıyordu. Böylece ilk aylardan başlayarak İslam'ı gerçek kaynaklarından öğrenmeye başlamıştık. Üyelerimizin sayısı büyük bir hızla artıyordu. Müslüman gençlik içinde teşkilatımız büyük bir kabul bulmuş oldu."

İLK LİDERİNİZ KİMDİ?

Teşkilat 1941 yılının Mart ayının sonunda Yugoslavya Krallığı'nın parçalanmaya başladığı ortaya çıktı. O zaman biz Saraybosna'da Genç Müslümanlar Teşkilatı olarak ilk genel kurulumuzu topladık. Genel Kurulda teşkilat resmen ilan edildi. Genel Kurula 50 üyemiz katılmıştı. Çünkü herkes katılmaya korkuyordu. O zamanki anayasa gereği, genel kurulumuza bir polis katıldı. Kurulumuzun açılış konuşmasını Tarik Muftiç yaptı ve ilk liderimiz o oldu. Genel Kurul'umuzdan 15 gün sonra savaş patlak verdi. Genel kurul kararları, yeni yönetim kurulu protokolü ve yeni tüzük mahkemeye verilemedi. Savaşla birlikte işgal geldi ve Bağımsız Hırvat Devleti ilan edildi ve Ustaşa'lar (Hırvat Milliyetçileri) yeni bir hükümet kurdular. Hitler Almanya’sının desteğinde olan bu hükümet, Hitleri örnek alarak örgütlenmeye başlamıştı. Hükümete bağlı ''Genç Ustaşalar Teşkilatı'' kuruldu.

USTAŞALARIN AMACI NEYDİ?

Bu örgütün hedefi tüm Hırvat ve Müslüman gençleri çatısı altında toplamak ve ilan edilen Bağımsız Hırvat Devletinin ordusuna katmaktı. Kimseye sorulmadan tüm gençler kaydedilmiş ve toplantılara zorla getiriliyorlardı. Oluşturulan eğitim kamplarında ideolojik seminerler veriliyordu. Büyük Hırvatistan hayali taşıyan bu eğitim seminerlerinde Müslüman Boşnakların aslen Hırvat oldukları ve Osmanlılar tarafından zorla Müslümanlaştırıldıkları ısrarla vurgulanıyordu. Beni ve benim gibi çok sayıda Müslüman genç bu kamplarda verilen eğitimlere katılmak zorunda bırakılmıştı. Ancak biz birbirimizi tanıyorduk ve Hırvatların oluşturduğu gençlik kamplarında gizlice bir araya gelip İslami eğitim ve teşkilatlanma dersleri yapıyorduk. Onların seminerleri hiçbir arkadaşımıza tesir etmiyordu, çünkü biz onların amaçlarını çok iyi biliyorduk.

HIRVATLAR TEŞKİLATA NASIL BAKIYORLARDI?

İnanır mısınız, o günlerde yaptığımız gizli çalışmalar sayesinde sayımız hızla çoğaldı. Elbette Hırvatlar bizim gizli çalışmalarımızı tespit etmişti, ancak 'onlardan kaçıp, Sırpların safına geçeriz korkusundan varlığımızı bilmiyorlarmış gibi görüntü veriyorlardı. Ayrıca onlarla bir ortak yönümüz vardı; biz de onlar gibi komünistlere karşıydık. Saraybosna Üniversitesi ve liselerde Müslüman gençlik arasında örgütlemeyi tamamlamış evlerde gizlice sohbet toplantıları düzenliyorduk. Yani, vaziyete hâkimdik. Ancak rahat değildik ve illegal idik. Bazı arkadaşlar teşkilatımıza resmiyet kazandırmak için bazı girişimlerde bulundu ise de Hırvatlar müsaade etmediler. Bu durumlar karşısında, bazı arkadaşlarımız, imamlar tarafından 1930'larda kurulan 'El'Hidayeh' teşkilatına katılarak resmiyet kazanmamızın doğru olacağını savunmuşlardı... Bu teklife ben ve bir grup arkadaş karşı çıktık. Çünkü bu teşkilat imamlar tarafından kurulmuş ve çok pasifti. Teşkilatın başında büyük âlim Mehmet Efendi Hanciç vardı, ancak bu teşkilatın adı var, hiçbir etkinliği ve gücü yoktu. Onlara katılırsak biz de pasifleşir ve mücadele azmimizi kaybederiz diye düşünüyorduk. Bazı arkadaşlar bu teşkilata katıldı ve yöneticilik aldılar. Neticede biz haklı çıktık ve onlar da daha sonra bu teşkilattan ayrıldılar.. Biz arkadaşlarımızla 'Merhamet' adlı teşkilata katıldık. Müslümanlar tarafından kurulan bir yardım teşkilatı idi. Biz burada Genç Müslümanlar Teşkilatını yeniden örgütlemek ve savaş sebebiyle mağdur kalmış Müslüman ailelere sahip çıkmak için bazı çalışmalar başlatmıştık. Önemli ve faydalı şeyler de yapmış olduk. Ancak imkânlarımız çok sınırlı idi.

MÜSLÜMANLAR OLARAK AYAKTA KALABİLMEYİ NEYE BORÇLUSUNUZ?

Biz o zamanki şanlı mücadelemizin bu günlere gelişimizde büyük rolü olduğu inancındayım. Biz mensubu olduğumuz mukaddes dinimiz İslam’la varlığımızı sürdürebileceğimize inanmıştık ve öyle de oldu. Bu şuna benzer: Bir çiçek düşünün, eğer onun köklerini keserseniz; o,topraktaki gıdayı ve suyu alamaz. Bir süre yaşar ve sonunda kurur ve en ufak rüzgâr, onu alır götürür. Kısacası Müslüman Boşnak halkının geleceği İslam'dadır. Bu benim değişmez, sabit fikrimdir.

MLADİ MUSLİMANİ OLARAK, İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI SIRASINDA FAŞİSTLERLE İŞBİRLİĞİ YAPARAK KATLİAMLARA KATILDIĞINIZ İDDİALARI DOĞRU MU?

Kesinlikle doğru değil, Sırplar ve Hırvatlar karşılıklı katliamlar yapıyorlardı. Biz Komünistlere olduğu kadar Faşistlere de karşıydık. Bu nedenle ne Hırvatların yanında yer aldık ve ne de Sırpların. Bize göre ikisi de birdi. Ancak hem Sırplar ve hem Hırvatlar işgal ettikleri bölgelerdeki Müslümanları zorla askere alıp cepheye sürmüşlerdi. Bu zoraki olan bir hadiseydi. Yani, hiçbir Müslüman gönüllü taraf olmamıştır. Biz Müslüman Boşnaklar kendi kimliğimizi korumanın mücadelesini veriyorduk. Elbette savaşın içindeydik ve savaşla ilgimiz olmadığı halde en çok zarar görenlerden birisi de biz olduk. Hırvatlar ve Sırplar bizi kendilerine çekebilmek için bazı belediyelerde görevler teklif ettiler; ancak hiçbir Genç Müslümanlar Teşkilatı üyesi bu görevleri kabullenmedi. Ve hiçbir üyemiz faşist Ustaşaların SS ordusuna katılmadı. Çoğunluğumuz asker kaçağı idi. Biz Hırvatlar tarafından Sırplara karşı yapılan katliamları sürekli kınadık. Biz Hırvat ve Sırpların sivil halka yönelik katliamlarını kınayan bir bildiriye teşkilatımızın imzasını bile koyduk.

1945'te savaş suçluları, katiller ve işgalci güçlerle işbirliği yapanlar tutuklanıp yargılanırken bir tane Genç Müslümanlar Teşkilatı üyesi tutuklanmamıştı. Bizim davalarımız 1 Mart 1946'dan sonra başladı. Genç Müslümanları, gruplar halinde ve sistemli bir şekilde yargıladılar. Birinci grup 1946'da; ikinci ve üçüncü grup 1947'de, dördüncü ve beşinci gruplar 1948'de ve son tutuklama 1949'da yapıldı. Hiç unutmuyorum; mahkemede savcı cezalandırılmamızı isterken; "Bunlara öyle ceza verelim ki bir daha böyle bir şeyi düşündükleri zaman damarlarındaki kanları buz tutsun" diye haykırıyordu.

"SAVCILARIN GÖZLERİ DÖNMÜŞTÜ"

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Tito rejimi Hırvat Ustaşalarını ve onlara katılan Müslümanları cezalandırmıştı. Burada bir ayırım yapmaları lazımdı, yapmadılar. Çünkü Hırvatlar gönüllü idi, Müslümanlar ise zorla orduya alınmıştı. Bizim davalar ise 1 Mart 1946'tan sonra başladı. Genç Müslümanları, gruplar halinde ve sistemli şekilde yargıladılar. Birinci grup 1946'da; İkinci, Üçüncü grup 1947'de, dördüncü ve beşinci gruplar 1948'de ve son tutuklama 1949'da yapıldı. Hiç unutmam, savcı "Bunlara öyle ceza verelim ki bir daha böyle bir şeyi düşündükleri zaman damarlarındaki kanları buz tutsun" diye haykırıyordu.

YARGILAMALAR NASIL GEÇTİ?

Ben ve arkadaşım Necîb, Sagirbegoviç askeri mahkemede yargılandık. Ben 21, Necib, 23 yaşındaydı. Ben 3 yıl, Necip 4 yıl ceza aldı. 1946 -1949 yılları arasını hapiste geçirdim. Bizi Zenitsa cezaevinden Stolac'a, oradan da Bele Cezaevine gönderdiler. 6 ay sonra ailem yerimi öğrendi, binbir zorluktan sonra görüşme müsaadesi alabildi. Biz ormanda çalışıyor, Devlet'e kereste hazırlıyorduk. İyi çalışmamız için verilen ekmek arttırıldı, süt vermeye başlanmıştı. Pranga mahkûmu gibiydik. Akşam yorgun olduğumuz için bir kenarda yığılıp kalıyorduk.

'İSLAM BİLDİRİSİ' NASIL KALEME ALINDI?

1970'de Müslümanların mevcut durumunu göz önüne alarak 'İslam Bildirisi'ni kaleme aldım. Bu bildiri aslında bir çağrıydı, sadece Bosna ve Yugoslavya Müslümanlarına değil, tüm dünya Müslümanlarına hitap ediyordu. Çağrımda Müslümanlara yeniden uyanış ve dirilişin öncüleri olma ve İslam'da şuurlanmayı işlemeye çalıştım. Baskılar ve yasaklara karşı siyasî bir şuurlanmanın başlatılması ve haksızlıklara karşı haklı bir siyasi başkaldırının başlaması gerektiği düşüncesinden hareket etmiştim. Bildiri Yugoslavya'da olduğu gibi İslam dünyasında da büyük yankı uyandırdı ve çokça tartışıldı. Büyük bir kısmını ceza evinde yazdığım "Doğu ve Batı arasında İslam" kitabım da öyle oldu. Kitabın çeşitli dillere tercüme edilerek tartışılmaya başlanması Komünist yönetimi endişelendirdi. Ağustos 1983'te Genç Müslümanlar Teşkilatı üyesi arkadaşımla yeniden tutuklandım, 14 yıla mahkûm oldum.

"AFFEDİLMEM İÇİN YALVARMAM İSTENDİ"

6 ay sonra itirazda bulunduk, cezamızın hafifletilmesini istedik. Fikir suçlusu olarak cezalarımızın indirileceğine inanmıştık. Ancak 14 yıl 12 yıla indirildi. Bir kere daha dilekçe vererek cezamızın hafifletilmesini talep ettik. Bu sefer 9 yıla indirildi. 1987'de halen sebebini anlayamadığım bir olay oldu. Zamanın 'Af Komisyonu' Başkanı Zdravko Durişiç evime mektup göndererek iki kızımı yanına çağırdı. Onlara 'Bu dilekçeyi babanıza götürün, imzalasın, onu serbest bırakacağız' diyerek bir yazılı dilekçe örneği verdi. Kızlarım sevinç dilekçeyi imzalamamı istediler. Dilekçede 'Yaptıklarım yanlıştı ve pişman oldum. Affımı istiyorum ve bundan sonra, normal hayata döneceğimi ve siyasetle asla uğraşmayacağımı garanti ederim' ifadesi vardı. Asla kabul edemeyeceğim dilekçeye imza atmamı istiyorlardı. Çünkü onlar korkmuşlardı, gelecekte yeni bir örgütlenmeye girişeceğimi iyi biliyorlardı. İmzalamayı reddettim. Kızlarım üzüldü, onlara durumu izah edince gerçekleri anladılar. Kasım 1988'de dış ülkelerin baskısıyla alınmış bir karar bana ulaştırıldı. Yugoslavya Parlamentosu beni affetmiş. Demokratik ülkelerin ve İslam ülkelerinin baskılarının bu afta büyük rolü olmuştu. İslam ülkeleriyle ticareti geliştirmek isteyen Yugoslav yönetimi bu karara varmış, serbest kalmıştım.

YAŞLANMIŞTIK, AMA İÇİMİZDEKİ ATEŞ ÇOK GENÇTİ

1989'da hapisten çıkar-çıkmaz ziyaretime gelen arkadaşları uyardım. Yugoslavya’nın parçalanacağını, bu ihtimali göz önüne alarak siyasi çalışmaları gecikmeden başlatmamız gerektiğini söyledim. Bazıları "tekrar hapse atacaklar seni, gel bu işlere girme!" dedi. Bazıları ise, benim gibi düşünüyorlardı. Ben ve arkadaşlarım korkmuyorduk. Zira hiçbir zaman korkuyla arkadaş olmamıştık. Mladi Muslimani Teşkilatı eski üyeleri ile yeniden bir araya geldik. Aradan yıllar geçti ve artık hepimiz yaşlanmıştık. Ancak, içimizdeki ateş çok gençti. Milletimiz için bize bir kere daha tarihi bir görev düştüğünün bilinci içinde yeniden yola çıktık. Tam bir yıl sonra 1989 Kasım'ında partiyi kurduk. Ve tam bir yıl sonra seçilmiş olarak parlamentoya girdim. Bu nedenle Kasım ayı benim için önemli bir aydır. Ve bu olaylar hep birer yıl arayla gerçekleşti.

CEZAEVİ ŞARTLARI NASILDI?

Cezaevi şartları çok ağırdı ve büyük bir baskı altındaydık. Buna girersek uzun sürer ve kitaplar yazılır. Şartlar çok zordu, insanlık dışı muamele vardı. İbadet yapmamız yasaktı, domuz eti yemeye zorlandığımız zamanlar olmuştur.

OLAYLARI ORADAN NASIL DEĞERLENDİRİYORDUNUZ?

Çıkmamıza birkaç yıl kalmıştı. BM İnsan Hakları Komisyonu ve çeşitli ülkelerde faaliyet gösteren insani kuruluşlar Yugoslavya'daki cezaevlerinde süren insanlık dışı zulmü biliyorlardı. Her hafta heyetler geliyor ve incelemeler yapıyorlardı. Yugoslav yönetimi bu kuruluşlara şirin görünebilmek için hapishanelerdeki şartları değiştirdiler ve odalara televizyon almamıza ve dışarıdan gazete getirtmemize müsaade edildi. Ondan sonra dünyanın yeni bir değişime gebe olduğunu daha iyi anladık. Televizyon haberlerinde hürriyet ve insan hakları programları yer almaya başlamış, ABD ile Rusya ve Avrupa ülkeleri arasında ziyaretler sıklaşmıştı. Gorbaçov'un mesajları ve Perestroyka fikri Sovyetlerin tıkandığını ve çıkış yolu aradığını gösteriyordu. Komünist dünyada, durdurulamayan hızlı inişin sonu nereye varacağı merak ediliyordu.

Bizde bu değişimin Yugoslavya'yı nasıl etkileyeceğini tartışıyorduk. Çünkü Yugoslavya Komünist Partisi Hırvat, Sırp, Makedon, Arnavut, Sloven ve Boşnak üyeleri birbirini eleştirmeye ve suçlamaya başlamışlardı. Bir anda Yugoslavya'yı meydana getiren Cumhuriyetlerde milliyetçi akımları baş göstermiş ve ülkenin geleceği tartışılır olmuştu. Kısacası, tünelin ucu görünmüştü.

"GMT incelediğinde fonksiyonunun çok güçlü olduğu ve insanlarda derin izler bıraktığı görülecektir. Komünist rejim karşısında teslim olmayan tek teşkilat olmuştur. Yok edilmek istenen Müslüman Boşnak halkının kimliğini korumak en büyük emelimizdi, bizi ayakta tutan güç buydu. Zulümleri imanımızla göğüsledik. Uzun yıllar cezaevi hayatı çeken üyelerimizle 1989'da gizlice bir araya geldik, o ruhu parti kurarak yaşatmaya karar verdik.

GMT'nin ihtiyarlayan ama ruhları genç olan bir grup insan hayatı bahasına yeniden ortaya çıktı ve SD kuruldu. Çocuklarımızı yanımıza alarak yola çıktık. Çünkü genç yaşımızda yemin ettik: İslam ve Müslümanlar için çalışacağımız hususunda Allah'a söz verdik. Bunca cefaya rağmen yolumuzdan ayrılmadık. Komünistler battıkça, partimiz Bosna semalarında yükseldi ve beklenen güneş doğdu. Partimizin aydınlık yolundan yürüyen halkımız kimliğine sahip çıktı, partimizi iktidara taşıdı. Sevinç gözyaşları aktı, camilerde şükür namazları kılınarak Allah'a hamd edildi. Dünya bir kere daha görmüştür ki Müslüman Boşnak halkı yok edilemedi. Bu bize Allah'ın lütfüdür. İnanıyorum ki, GMT ve onun devamı SDA, Yugoslavya Müslümanlarının uyanışında tarihi rol oynadı.

PARTİ KURMA FİKRİ NASIL GELİŞTİ?

Parti kurma fikri aklıma cezaevindeyken geldi. Komünizmin bir gün biteceğine inanmıştım ve planlarımı buna göre kurardım. Arkadaşlarıma cezaevindeyken bunları söylediğimde gülerlerdi. Mahkemede bile bu fikri savundum. Bu fikrimin yakın olduğunu, dünyada yaşanan siyasi ekonomik çalkantılardan anlamıştım. Bu çalkantıların Komünistsiz bir dünyanın doğum sancıları olduğu anlaşılmıştı. Bu günler için hazırlıklara başlanması gerektiğine inanarak parti kurmayı o zamandan kararlaştırdım. Zaman beni haklı çıkardı. Cezaevinde başlattığım parti çalışmalarımı çıktıktan sonra arkadaşlarımla fiiliyata koyduk. SDA cezaevinde kuruldu. Tüm hazırlıkları arkadaşlarımızla içerde iken tamamlamıştık. SDA Yugoslavya tarihinde en hızlı örgütlenen parti olmuştur.

NEDEN SDA ADINI SEÇTİNİZ?

Henüz ayrılık olmamıştı ve biz Bosna-Hersek'te yaşayan Sırp ve Hırvatları vatandaşlarımız kabul ediyorduk. Partimizin adını ünlü sanatçımız Saffet İseviç buldu. Görüş birliğiyle, partimizin adı SDA oldu. SDA'yı resmen Mart 1990'da kurduk. Kurultayımızı 26 Mayıs 1990'da topladık. Yugoslavya'da yüz küsur parti vardı. Elhamdülillah partimiz bunların içinde en büyük parti durumuna geldi. Müslümanlar olarak çok baskı gördük. Dinimizi öğrenebilecek kadar özgür olamadık. Ben İslam’ı ve mücadele şuurunu Mevdudi, Seyyit Kutup, Hasan El Benna ve Fazlurrahman gibi âlimlerin kitaplarından öğrendim. Partimizin kazandığı zaferler sayesinde İslam yeniden ülkemizde hayat bulmaya başladı. İlk seçimde oyların % 33'ünü alarak 130 sandalyeli parlamentoda 42 Milletvekilliği kazandık. Bu Müslüman Boşnak halkının ilk demokrasi zaferi oldu. Kısacası yok edilmek istenen bir halkın kimliğini ayağa kaldırdık, biz varız dedik."

'SELAM SANA EY HALKIM!'

Bu günleri gösteren yüce Allah'a hamd ediyorum. Tarihimizi kanımızla yazdık. Evlerimiz yakılıp yıkıldı. Düşmanlarımız mert değildi, alçakça katliamlar yaptılar. Yapılan katliamları dünya şimdilerde ortaya çıkartılan toplu mezarlardan anlamaktadır. Bu gerçekleri haykırmıştık, duyan olmamıştı. Tüm acılara rağmen çok şükür ayaktayız. Yıkılan ev ve camilerimizi yeniden inşa ettik. Şehitlerimizi rahmetle anıyoruz. Onlarla inşallah Cennet’te buluşacağız, onları Allah'ın ve meleklerinin huzurunda şanlı direnişlerinden dolayı kutlayacağız. Gelinen noktada her şey bitmiş değil, yeni başlıyoruz. Başlattığımız mücadelede eksiklikler olmasına rağmen bir yerlere geldik. Bundan sonra görev sizlerindir. İlerleyen yaşım ve sıhhatim nedeniyle aktif siyaseti bırakıyor, bir nefer olarak ömrümü halkıma hizmet etmek isteyen siyasilere destekle yaşayacağım. Allah'a hamd ediyorum ki bugün elimdeki dalgalanan bayrağı teslim edeceğim inanmış yüz binler var. Artık Bosna Hersek hür ve bayrağımız kendi topraklarımızda dalgalanıyor. Selam sana ey halkım. İmanınıza, bayrağınıza ve devletinize sımsıkı sarılın. (Aliya'nın SDA'nın Genel Kurulu'ndaki veda konuşmasından)

Mehmet Koçak, Aliya, Yeni Şafak gazetesi yazı dizisinden alıntıdır.