7 Şubat 2007 Çarşamba

Bring the Boys back Home*

Hırant Dink'in anısına...

"Çocukları evlerine geri getirin
Çocukları evlerine geri getirin

Bırakmayın çocukları kendi başlarına

Çocukları evlerine geri getirin"


Bu sefer sizlere uzun bir mektup yazmayacağım. Çünkü ne söylersem söyleyeyim kelimeler, cümleler yeterli olmayacak.


Bu ülkenin, bu toprakların da çocukları var. Aynı havayı, aynı toprağı paylaşan çocukları…
Birbirlerinin cenazelerine ağlayan, acılarına, sevinçlerine ortak olan çocukları var. Daha doğrusu vardı.

Yıl 1914, büyük paylaşım savaşlarının ilkinin başladığı yıl, yani 1. Dünya Savaşı...
Bu topraklar bölüşüm/paylaşım kavgasının hedeflerinin tam ortasındaydı... Dünyada var olan sömürgeci sisteme direnen son kaleydi bu topraklar... Ele geçirmenin yolu tarih boyunca değişmemiştir, böl, parçala, ayrılık ve düşmanlık tohumları ek kardeşler arasına ve mahsulü topla… O 600 yıl süren kardeşlik, adına milliyetçilik denen bir ayrıkotu tohumu ile darmadağın oldu. Çocuklar, çocuklarımız, kardeşlerimiz, komşularımız, dostlarımız paramparça oldular. Birbirlerine düştüler, ölmekte olan babalarının mirasını paylaşmak için…

İşte ilk o zaman fark ettik, Ermeni, Rum, Müslüman, Türk, Kürt, olduğumuzu…
Bizim için hiç önemi olmayan bu isimler birden, bizi komşumuzdan, kardeşimizden, çocuklarımızdan ayıran şeyler oldu. Paramparça olduk, darmadağın…

Kimimiz kimimizi öldürdü, kimimiz kimimizi sürdü, kimimiz düşmanla işbirliği yaptı, kimimiz düşman süngüsüyle toprağa düştü.


Ne Muhammed’in çocukları kaldı, ne de Muhammed’in yetimleri…


Sonuçta hepimize bir avuç toprak kaldı, o koskoca yedi düvele yayılan coğrafyadan…
Artık “bizim de” bir toprağımız var dedik, bizim olan devasa bir coğrafyayı aç sırtlanlar gibi saldıran sömürgeci batılılara bırakarak.

“Bizim de bir toprağımız var”, herhalde hiçbir insan aile toprağını parçalayarak, darmadağın ederek elinde kalan için böylesine acı bir sevinç duymamıştır.


Yenilmiştik, tükenmiştik, paramparça edilmişti her şeyimiz…


Şimdi ayağa kalkma, direnme, “biz” olanı geri getirme zamanıdır.


ÇOCUKLARIMIZI GERİ İSTİYORUZ…


Toprağından koparılan, sürgüne giden, kaçan, hicret eden çocuklarımızı geri istiyoruz.
Geçmişte ne yapmış olurlarsa olsunlar, ne yapmış, ne etmiş, ne olmuşsa olsun çocuklarımızı istiyoruz. Onlar burada mutluydular, 1000 yıllık, 500 yıllık kardeşleriyle mutluydular. Yaban ellerde aşağılandılar, horlandılar, çocuklarının dinlerine, dillerine misyonerler üşüştü.

Bu ne büyük bir kandırmacadır, ne büyük bir tuzaktır yarabbi…
Ayıran, parçalayan, nifak sokan, katleden, dinine, diline tahammül edemeyenler kurtarıcı olmuş, binlerce yıllık gardaşlık düşmanlığa dönüşmüş.

Geri istiyoruz çocuklarımızı, toprağımıza, “bizim” toprağımıza çağırıyoruz,


Agop’u, Matild’i,

Yorgo’yu, Eleni’yi,

Çekdar’ı, Berivan’ı,

Bitsin artık bu gurbetlik, bitsin artık bu ayrılık…


Sizi ve bu toprağın tüm çocuklarını gözlerinden öpüyorum…


* Pink Floyd,
The Wall, Bring the boys back home

Not: Bu yazı Yarın Dergisi için 2006 yılnda kaleme alınmıştı. Nereden bilebilirdim ki o çocuklardan birinin, yetimlerden birinin katledileceğini...

20 Ocak 2007 Cumartesi

AFFET BİZİ ALLAHIM, YETİMİNİ KORUYAMADIK...

"Allah'ım benim gitmemi o kadar çok geciktirsin ki, gitmek zorunda bile kalsam giderken yolda öleyim ve bu toprakta kalayım. Gitmek nasip olmasın, buraya gömüleyim..."


BİZİM DE BU TOPRAKLARDA GÖZÜMÜZ VAR HIRANT
"BENİM BU TOPRAKLARDA GÖZÜM VAR" demiştin, "AMA BU TOPRAKLARIN ALTINDA" diye de eklemiştin, tıpkı senin gibi bizim de bu topraklarda gözümüz var ve tıpkı senin gibi bizim de "bu toprakların altında" gözümüz var.

O GÜN gelene kadar bu toprakların altında rahat uyu, vatanımız olan bu toprakların altında...

KATİLLERİNİ ASLA UNUTMAYACAĞIZ..


Bize Bıraktıkları...

"Ben Türk toplumundan soykırımı kabul etmesini, Ermeni toplumundan özür dilemesini de beklemiyorum. Bunlar benim beklentim değil. Ben devletin kabul etmesinin de bir çözüm olacağını düşünmüyorum. Diyelim ki Avrupa Birliği baskı yaptı Türkiye de bunun üzerine soykırımı kabul etti ve toplumuna 'siz de kabul edin' dedi.

Bu çözüm değil ki. Bize bütün değişimler yukarıdan dikte ediliyor. Biz demokratların en büyük sıkıntısı bu. Biz böyle bir dikte istemiyoruz. Biz toplumca kendi içimizde konuşarak anlaşarak yukarıya doğru bir dayatma oluşturmak istiyoruz. Biz kendi devletimize belki bu yolla anlayış telkin edebiliriz. Ermeni soykırımı bizim için siyasal bir konu değildir. Bu konu bizim için bir vicdan meselesidir. Geleceğimizi oluşturmak konusunda da tarihten ders almak neticesidir"

"Tarihten ders alınmadığı için bugün Kürt sorunu tıpkı Ermeni sorununun yürüdüğü minval üzerinden yürümektedir. Ders alınmış olsaydı bugün Türkiye'de Kürt sorunu olmazdı. Ermeniler'in bir zamanlar düştüğü tehlikeler, o zaman beraber yaşadığımız insanların düştüğü tehlikeler bugün aynen mevcuttur. Yanılgılar ve yanlış hareketler bugün aynen mevcuttur. Ben bu konuda Kürt kardeşlerimi de uyarıyorum. Lütfen geçmişteki hataların tekrarlamasına artık izin vermeyelim. Tehlike nereden gelirse gelsin aynı şeyleri bir daha yaşamayalım. Bunu açıklıkla söylüyorum. Türkiyeli olduğum için söylüyorum. Bu ülkede çatışma olmasın diye söylüyorum. Ama görüyorsunuz benim söylediğim şeyler aynen gerçekleşiyor"

"Terörün bir düşünce özgürlüğü olduğunu söylüyorsa benden uzak dursun. Ben onların yandaşı değilim. Terör hiçbir zaman düşünce özgürlüğü değildir. Terör dünyanın başbelasıdır. Çocuğa kadına etnik farklılığa en ufak bir baskı bir saldırı olsa biz bunu terör sayarız"

"Ben Türkiye'de bir Kürt ayrışmasının çok büyük bedeller gerektireceğini düşünüyorum. Çok büyük yıkımlar olacağını düşünüyorum. Ne Türk kardeşlerim ne Kürt kardeşlerim ne de bizler için buna değer diye düşünüyorum. Gelin biz birlik içerisinde demokratik haklarımızı eşitliğimizi devletin hepimize eşit mesafede kalmasını nasıl üretebiliriz bunun için uğraşalım ve bunu yaparken de hakikaten şiddeti ve silahı bir yana bırakalım.

Sadece aklımızı ortaya koyalım. Aklın ortaya konması ise yazıyla ve sözle olur. Yazıyı yazanı da gelin yargılamayalım mahkemelerde süürndürmeyelim. Bu eleştiriler bize ne kadar ters gelse de bu önemli bir yol. Türkiye'de şiddeti yok etmenin tek yolu şiddetin yerine sözü ve yazıyı koymaktır"

"Türkiye'nin AB'ye girmesi yolunda Ermeni soykırımını tanıması doldur boşalt yöntemi gibi her yıl yaptıkları tartışmalar. Avrupa'da da Türkiye'nin AB'ye üye olmasını istemeyen çevreler var. Onlar taktik olarak Ermeni soykırımını alıyorlar siyasal bir meze olarak kullanıyorlar. AB'nin bu tutumu ahlaksız bir durum. Ya da Türkiye'ye şunu hatırlatmak istiyorlar ki bak eninde sonunda biz soykırımı sana kabul ettiririz gibi tavırlar bence aklaksız duruşlar. Eğer Türk ve Ermenilere yardımcı olmak istiyorlarsa bu iki halk tekrar nasıl birleşir diye bu konuda kendi üstlerine düşen sorumluluğu yerine getirmeleri gerekir"

"Sınırların açılması konusuna asla bir eleştiri getirmem. Tarihin konuşulması konusu tarihle hesaplaşılması konusundaki telkinlere asla bir itirazım olmaz ama dayatmalara yok. Fransa'da kanun çıkarmak, parlamentoda kanun çıkarmak gibi durumların bu hesaplaşmaya tarihle yüzleşmeye katkısı onların sandığı gibi olumlu yönde değil aksine olumsuz yönde oluyor.

Buna dikkat etmeleri gerekiyor. Bırakın Avrupa'yı biz Türkiyeliler asıl bur sorunu kendi aramızda nasıl çözeceğiz. Bizim temel sorunumuz bu. Hırant Dink'i yargılayarak mı çözeceğiz yoksa Hırant Dink'le oturup adam gibi konuşarak mı? Bırakın Hırant Dink bu konuda bildiğini söylesin siz de bildiğiniz neyse onu söyleyin. Bunun adı tartışma da olmasın. Bunun adı konuşma olsun.Gelin biz önce konuşmayı ve yanyana gelmeyi becerelim.

Aslında işin içine siyaset ve devlet bakışı girmeyince biz sokakta halkla bunları konuşuyoruz zaten. Halk bunu kendi arasında o kadar rahat konuşuyor ki kimse kimsenin üstüne sen beni aşağıladın diye çullanmıyor. Ben birinize bence bu soykırımdı desem siz bana saldırmıyorsunuz ki.

Çünkü benim sana bir düşmanlığım olmadığını görüyorsunuz. Ama bunu üreten bir siyaset var Türkiye'de. Buna izin vermememiz lazım. Burada asıl temel konu şu toplum ne yapacak. Bu topluma dışarıdan kabul et dayatması içeriden inkar et dayatması var. Oysa bu toplumun öğrenmeye ihtiyacı var. Toplum bunu istemeli. Halkın bana ifade özgürlüğümü verin, benim ikinizin de dayatmasına ihtiyacım yok demesi gerekiyor"

Benim için aslolan Türk halkının gönlündeki yerimdir. Türk halkına şunu söylüyorum Benim söylemlerim size sert de gelse benim söylemlerim sizin içinizi de acıtsa yüreğinizi de burksa lütfen bana burkulmayın. Söylemlerime burkulun ama bana burkulmayın. Çünkü ben sizden biriyim ve sizi seviyorum. Benim size düşmanlığım yok. Ben aksine ne yaparız da yeniden birlikte dostça yaşayabiliriz diye düşünüyorum"

"Hüküm giyersem gerekirse giderim dedim. Ama arkasından gelen o kadar destek var ki Türk toplumu içerisinde benim suçsuz olduğuma inanan onun için ben kalmak istiyorum.Burada yaşamak istiyorum. Ben nereye gidebilirim benim ülkem burası. Ayrımcılıkla suçlanırsam insanların yüzüne bakamam diye düşünüyorum. Ama şimdi bakıyorum başka bir davadan yine suçlanmışım.Demek ki bu suçlamanın kendisi ciddi bir suçlama değil diye algılıyorum. Üstelik süreç benim için henüz bitmedi başka bir hakkım daha var. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne de gideceğim.

Ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım, Türkiyeliyim ve çok yerel bir insanım. Anadoluluk benim iliklerime işlemiş vaziyette.Burası benim atalarımın yaşadığı topraklar ben burada yaşamak istiyorum. Dilim giderim dese de adımlarım gitmek istemiyor. Kalmak istiyorum burada yaşamak istiyorum. İnşallah bunu başarırım"


Hırant Dink kimdir?
Hrant Dink 15.9.1954’te Malatya’da doğdu. Yedi yaşında ailesiyle birlikte İstanbul’a göçtü. Kısa süre geçmeden anne ve babasının boşanması nedeniyle iki kardeşiyle birlikte ortada kaldılar ve Gedikpaşa’daki Ermeni Protestan Kilisesi’nin çocuk yuvasına kondular. Üç kardeş ilkokulu bu Kiliseye bağlı İncirdibi İlkokulu’nda okuyup, yazları da okulun Tuzla’daki kampında barındılar. Hrant Dink Ortaokulu Becziyan, liseyi ise Üsküdar’daki Surp Haç Tıbrevank yatılı okulunda tamamladı. Lisenin ardından İstanbul Fen Fakültesi’nde Zooloji lisans okumaya başlayan Dink bu esnada ilkokuldaki yuvada tanıştığı Silopu doğıumlu Ermeni Varto aşiretinden Rakel Yağbasan ile evlendi ve aynı zamanda Türkiye Ermenileri Patriği Şınorhk Kalustyan’ın yanında çalışmaya başladı. zooloji lisansı bitiren Dink bu kez İstanbul Üniversitesi’nde Felsefe okudu ve bu esnada da üç çocuk sahibi oldu. Dink ve eşi bu tarihlerde Tuzla’daki Çocuk Kampı’nı yönetmeyi üstlendiler ve Tuzla Kampı’nın Devlet tarafından elden alınması sırasında mücadele ettiler. Dink bu dönemde siyasal görüşleri nedeniyle ve değişik vesilelerle üç kez gözaltına alındı ve tutklandı. 1980-1990 yılları arasında iş hayatıyla yetinen ve kardeşleriyle birlikte bir kitabevi işleten Dink 1990 yıllarından itibaren tekrar Türkiye Ermeni Toplumu içindeki faal yaşantısına döndü. Bu yıllarda Marmara gazetesinde “Çutak’ rumuzuyla Ermeni tarihiyle ilgili Türkiyede çıkan kitaplara ilişkin kritikler yazdı. 1996’da birkaç arkadaşıyla birlikte ve dönemin Patriğinin de teşviğiyle AGOS gazetesini kurdu. Dink bu tarihten itibaren de yazdığı yazılarla ve Türk ve yabancı basında dile getirdiği görüşlerle dikkat çekti. Amerika, Avustralya, Avrupa ve Ermenistan’da çok sayıda konferansa katılan Dink Ermeni Kimliği ve Ermeni Tarihi üzerine geliştirdiği yeni söylemlerle tanındı.

Davalar
Dink Türkiye’de bu aşamada değişik yargılamalara tabi oldu ve bazı davaları da halen sürüyor. Dink 2002 yılında Urfa’da verdiği bir konferansta “Ben Türk değil Türkiyeliyim ve Ermeniyim” dediği için “Türklüğü aşağılamaktan” üç yıl yargılandı ve sonunda bu davadan beraat etti. Geçen yıl bir makalesi nedeniyle açılan davadan ise yine Türklüğü aşağılamak suçundan altı ay hapse mahkum oldu ve bu cezası ertelendi. Dink bu dava için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmaya hazırlanıyor. Dink’in şu an yargılandığı iki dava daha var. Bunlardan biri yargıyı etkilemek suçuyla kendisi ve AGOS’un yazı İşleri Müdürü olan oğlu Arat Dink ve gazetenin imtiyaz sahibi Sarkis Seropyan hakkında süren dava. İkincisi ise 22 Mart 2007 tarihinde başlayacak olan bir Türklüğü aşağılamak davası daha. Bu davada Hrant Dink Reuters Ajansı’na “eEvet 1915’te olan bir soykırımdı çünkü 4 bin yıldır bu topraklarda yaşayan bir halk ve onun uygarlığı artık yok” dediği ve bu haber AGOS Gazetesinde yayınlandığı için yine oğlu Arat Dink ve Sarkis Seropyan ile birlikte üç yıl hapis istemiyle yargılanacak.

Ödüller
2005 yılında Türkiye’de İnsan Hakları Derneği tarafından Dink’e “Ayşe Nur Zarakolu Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü” verildi. Dink’e verilen bir diğer ödül ise 2006’da Alman Stern Dergisi Kurucusu Henri Nannen adına dünya çapında tanınan “Düşünce Özgürlüğü ve Cesur Gazetecilik Ödülü” oldu. Dink’e dünya çapında iki ayrı ödül ise bu yılın 18 Kasım’ında Hollanda ve 24 Kasım’ında ise Norveç’te verildi. Hollanda’da verilen ödül Pen Award fikir ve düşünce özgürlüğü, Norveçte verilen ise Bjornson İnsan Hakları Ödülüydü Dink halen AGOS Gazetesi’nin genel yayın yönetmenliğini ve yazarlığını yapıyor. Bu gazeteyi Türkiye’nin demokrat ve muhalif seslerinden biri haline getirmeye, özellikle Ermeni toplumunun uğradığı haksızlıkları kamuoyu ile paylaşmaya çabalıyor. Gazetenin en temel hedeflerinden biri de Türk ve Ermeni halkları, Türkiye ile Ermenistan arasında yeniden diyalog kurabilecekleri bir ortamın gerçekleşmesine katkıda bulunmak. Dink değişik demokratik platformlarda ve sivil toplum örgütlerinde elden geldiğince görev alıyor.